<?xml version="1.0" encoding="UTF-8"?>
<rss xmlns:dc="http://purl.org/dc/elements/1.1/" version="2.0">
<channel>
<title>SDÜ Yayınları</title>
<link>http://acikerisim.sdu.edu.tr/xmlui/handle/123456789/16598</link>
<description>SDÜ Yayınlarını içerir.</description>
<pubDate>Thu, 16 Apr 2026 20:51:53 GMT</pubDate>
<dc:date>2026-04-16T20:51:53Z</dc:date>
<item>
<title>Anayasa Mahkemeleri Norm Denetiminde “Olgu”yu Ölçü Alabilir Mi?</title>
<link>http://acikerisim.sdu.edu.tr/xmlui/handle/123456789/104087</link>
<description>Anayasa Mahkemeleri Norm Denetiminde “Olgu”yu Ölçü Alabilir Mi?; Can Constitutional Courts Take “Fact” as a Measure in Norm Supervision?
Anayasa hukuku yerleşik ilke, norm ve kurumlardan oluşmaktadır. Bu doğrultuda geliştirilen bir anayasal kurum kanunların anayasaya uygunluğunun yargısal denetimidir. Anayasa yargısı bir yandan devletin yerleşik temel kurumları arasındaki ihtilafları karara bağlarken diğer yandan devletin temel kurumları ile vatandaşlar arasındaki uyuşmazlıkları çözer. İşte buradaki yetki birer anayasa yargısı kurumu olan anayasa mahkemelerine aittir. Anayasa mahkemeleri anayasalarda kendilerine çizilen sınırlar içinde anayasal denetim gerçekleştirirler. Çalışmamıza konu edilen esas sorun, anayasa mahkemelerinin kanunların anayasaya uygunluk denetiminde normatiflik kapsamına toplumsal gerçekliği, yani olgusal olanı dâhil edip edemeyeceğine dairdir. Elbette anayasa mahkemeleri yetki alanları zorunlu olarak sınırlı yargısal kurumlardır. Ancak bu mahkemelerin anayasa hukuku açısından yargısal inceleme yetkisine sahip olduğu durumda normatifliği belirlemede ve bunu değiştirmede yetkili bir organ olduğu söylenmelidir. Aksi takdirde anayasal denetimin işlevsel bir şekilde gerçekleştirilmesi imkân dâhilinde olmaz. Öte yandan Türk doktrininde de bu bakımdan bir boşluk bulunmaktadır. Dolayısıyla bu çalışmadaki konuyu ele almak kaçınılmaz olmuştur. Bu sebeple aşağıda önce temel oluşturmak bakımından pozitivizmin temel kavramları olan “olgu” ve “norm” incelenmiştir. Ardından hukuksal pozitivizm meselesi ele alınmış ve daha sonra normativist pozitivizm konu edinilmiştir. Daha sonra ise tüm bu operasyonel kavramların anayasa yargısındaki işlevsel değeri sorgulanmıştır. Nihayet Türk Anayasa Mahkemesinin güncel bir kararı tüm bu bağlamlarda tartışılmıştır.; Constitutional law consists of established principles, norms and institutions. A constitutional institution developed in this direction is the judicial review of the constitutionality of laws. The constitutional judiciary, on the one hand, decides disputes between the established basic institutions of the state, and on the other hand, resolves disputes between the basic institutions of the state and citizens. The authority here belongs to the constitutional courts, which are constitutional judicial institutions. Constitutional courts carry out constitutional review within the limits drawn for them in the constitutions. The main problem that is the subject of our study is whether constitutional courts can include social reality, that is, the factual, within the scope of normativity in the constitutionality review of laws. Of course, constitutional courts are judicial institutions whose jurisdictions are necessarily limited. However, it should be said that these courts are an authorized body to determine normativity and change it in cases where they have the authority to review in terms of constitutional law. Otherwise, it would not be possible to carry out constitutional review in a functional manner. For this reason, below, “fact” and “norm”, which are the basic concepts of positivism, are examined first to provide a basis. Then, the issue of legal positivism was discussed and then normativist positivism was discussed. Later, the functional value of all these operational concepts in constitutional jurisdiction was questioned. Finally, a current decision of the Turkish Constitutional Court has been discussed in all these contexts.
</description>
<guid isPermaLink="false">http://acikerisim.sdu.edu.tr/xmlui/handle/123456789/104087</guid>
</item>
<item>
<title>Yargıtay Kararları Işığında Dolandırıcılık Suçunda Hile Unsuru</title>
<link>http://acikerisim.sdu.edu.tr/xmlui/handle/123456789/104086</link>
<description>Yargıtay Kararları Işığında Dolandırıcılık Suçunda Hile Unsuru; The Factor of Cheating in the Crime of Fraud in the Light of the Supreme Court Decisions
Dolandırıcılık içerikli eylemler çok eski dönemlerden beri var olmasına rağmen cezai anlamda dolandırıcılık suçu ülkelerin mevzuatlarında mal varlığına karşı işlenen diğer suçlara nazaran daha geç yer almıştır. Türk Ceza sisteminde dolandırıcılık suçuna hem 765 sayılı yasada hem de 5237 sayılı Türk Ceza Kanunu’nda yer verilmiştir. 5237 sayılı Türk Ceza Kanunu’nun 157. maddesinde dolandırıcılık suçu, 158. maddesinde nitelikli halleri ve 159. maddesinde ise daha az cezayı gerektiren hal düzenlenmiştir. Resmi rakamlardan da anlaşılacağı üzere dolandırıcılık suçları günden güne artış göstermekte ve işlenme şekli bakımından gelişmektedir. Dolandırıcılık suçunu mal varlığına karşı işlenen diğer suçlardan ayıran en önemli unsuru hiledir. Hile, dolandırıcılık suçunun çekirdeğidir. Dolandırıcılık suçu bakımından hilenin ne olduğu, nasıl ve ne yoğunlukta olması gerektiği konularında TCK’da açık bir düzenleme bulunmamaktadır. Bu yönlerden hile kavramı doktrin ve uygulamadaki içtihatlarla şekillenmektedir. Uygulamada soyut yalandan ibaret hile dolandırıcılık suçunun unsurlarının oluşması bakımından yeterli görülmemekte hilenin belli özelliklere sahip olması gerektiği belirtilmektedir. Uygulamada hilenin belli ağırlık ve yoğunluğa sahip olması gerektiği savunulmaktadır. Menfaatin temin edilmesi ile tamamlanan dolandırıcılık suçunda hilenin bu aşamaya kadar gerçekleştirilmesi gerekmekte ve hileli hareketler suçun tamamlanmasını sağlamaktadır.; Although fraudulent acts have existed since ancient times, the crime of fraud, which involves criminal sanctions, has generally been included in the legislation of states later than other crimes committed against assets. In the Turkish Penal System, the crime of fraud is included in both the law numbered 765 and the Turkish Penal Code numbered 5237. Article 157 of the Turkish Penal Code No. 5237 regulates the crime of fraud, Article 158 regulates its qualified forms and Article 159 regulates the lesser penalty. As can be understood from the official figures, fraud crimes are increasing day by day and developing in terms of the way they are committed. The most important element that distinguishes the crime of fraud from other crimes committed against assets is fraud. Fraud is the core of the crime of fraud. In terms of the crime of fraud, there is no clear regulation in the Turkish Penal Code on what fraud is, how it should be and how intense it should be. In this respect, the concept of fraud is shaped by the jurisprudence in doctrine and practice. In practice, the deception consisting of an abstract lie is not considered sufficient in terms of the formation of the elements of the crime of fraud, and it is stated that the deception must have certain characteristics. In practice, it is stated that the fraud must have a certain weight and intensity. In the crime of fraud, which is completed by obtaining the benefit, the fraud must be carried out until this stage and fraudulent acts ensure the completion of the crime.
</description>
<guid isPermaLink="false">http://acikerisim.sdu.edu.tr/xmlui/handle/123456789/104086</guid>
</item>
<item>
<title>Current Legal Issues and Recommendations Regarding the Functioning of the Early Detection of Risk Committee</title>
<link>http://acikerisim.sdu.edu.tr/xmlui/handle/123456789/104089</link>
<description>Current Legal Issues and Recommendations Regarding the Functioning of the Early Detection of Risk Committee; Riskin Erken Saptanması Komitesinin İşleyişine İlişkin Güncel Hukuki Sorunlar ve Öneriler
Article 378 of the Turkish Commercial Code requires joint-stock companies to set up a committee through their board of directors. The purpose of this committee is to detect potential risks that may threaten the company’s existence, growth, or sustainability at an early stage, and to propose and implement the necessary measures to manage these risks. While publicly traded companies are obligated to establish this committee, for non-public companies, it depends on the auditor’s written recommendation to the board. This article first examines what kinds of risks the committee aims to identify and manage. It then discusses the regulatory differences between publicly traded and non-public companies, highlighting how the mandatory establishment of a risk management committee in publicly traded companies creates ambiguity for non-public ones. The article also considers the conditions under which the committee must be formed, the auditor&amp;#039;s role in this process, and whether independent auditing is necessary. Additionally, it explores the formation, functioning, and responsibilities of the board of directors in overseeing the committee. Finally, the article reviews how risk management is approached in other legal systems, emphasizing the importance of risk management for corporate governance.; 6102 sayılı Türk Ticaret Kanunu madde 378 uyarınca, anonim şirketlerde şirketin varlığını, gelişimini ve sürekliliğini tehlikeye düşürebilecek sebeplerin erkenden teşhis edilmesi, bu amaçla gerekli önlemlerin alınması, çözüm yollarının belirlenip uygulanması ve olası risklerin yönetilmesi için yönetim kurulu bünyesinde bir komite kurulması düzenlenmiştir. Bu komitenin kurulması payları borsada işlem gören şirketler için zorunluyken, halka açık olmayan şirketlerde denetçinin gerekli görerek yazılı bir halde yönetim kuruluna bildirmesi şartına bağlanmıştır. Bu makalede öncelikle saptanması ve önlenmesi amaçlanan riskin ne olduğu ele alınmıştır. Devamında, payları borsada işlem gören ve işlem görmeyen şirketlere ilişkin düzenleme farklılıkları üzerinde durulmuştur. Payları borsada işlem gören şirketler için risk yönetimi komitesinin kurulması bir zorunlulukken, payları borsada işlem görmeyen şirketlerde bu durum belirsizliğe yol açmaktadır. Makalede, bu komitenin kurulması için gerekli koşullar ve denetçinin rolü ele alınmış, bağımsız denetimin zorunlu olup olmadığı tartışılmıştır. Ayrıca, komitenin kuruluşu, işleyişi ve yönetim kurulunun bu süreçteki sorumlulukları detaylı bir şekilde incelenmiştir. Çalışmada ayrıca, karşılaştırmalı hukukta risk yönetiminin nasıl ele alındığı incelenmiştir. Makale, risk yönetimi komitesinin işleyişine ilişkin mevcut düzenlemeleri ve uygulama pratiklerini değerlendirirken, risk yönetiminin kurumsal yönetim açısından taşıdığı önemi vurgulamaktadır.
</description>
<guid isPermaLink="false">http://acikerisim.sdu.edu.tr/xmlui/handle/123456789/104089</guid>
</item>
<item>
<title>Vatandaşın Sınır Dışı Edilemeyeceği İlkesi Bağlamında  Mavi Kartlıların Durumu</title>
<link>http://acikerisim.sdu.edu.tr/xmlui/handle/123456789/104088</link>
<description>Vatandaşın Sınır Dışı Edilemeyeceği İlkesi Bağlamında  Mavi Kartlıların Durumu; The Situation of Blue Card Holders in the Context of the Principle that  Citizens cannot be Deported
Doğum yoluyla Türk vatandaşlığını kazanmış olup da izin alarak Türk vatandaşlığını kaybedenler ve bunların üçüncü dereceye kadar olan altsoyları Türk hukukunda “özel statülü yabancı” kabul edilir. Bu kişilere özel statüde olduklarını belgelemek üzere “mavi kart” verilmektedir. Mavi kartlılar, yabancı olmalarına karşın, Türk vatandaşlarının sahip olduğu haklardan belirli istisnalar haricinde aynen faydalanmayı sürdürürler. Türk vatandaşları hakkında getirilen sınır dışı yasağına mavi kartlıların tâbi olup olmadığı hususunda mevzuatta bir hüküm bulunmamaktadır. İdarî uygulamada mavi kartlıların sınır dışı edilmesi yönünde karar alınmasına karşın, içtihatlarda aksi yönde hüküm verilmesi konuya ilişkin belirsizliği arttırmaktadır. Çalışmamızda, mavi kartlıların Türkiye’den sınır dışı edilip edilemeyeceği konusu ayrıntılarıyla ele alınacaktır.; Under Turkish law, persons who acquire Turkish citizens by birth but renounce that citizenship by obtaining permission to depart and their descendants to third degree are included in “the category of foreigners with special status”. They are given “blue card” to show that they have “special status”. Blue card holders continue to benefit from the same rights as Turkish citizens, except for the exceptions listed. There is no provision in Turkish law on whether blue card holders are subject to the deportation ban imposed on citizens. Despite the administrative practice of deporting blue card holders, case law has ruled otherwise, which leads to a conflict on the issue. In our study, whether blue card holders are subject to the deportation ban will be discussed in detail with its grounds.
</description>
<guid isPermaLink="false">http://acikerisim.sdu.edu.tr/xmlui/handle/123456789/104088</guid>
</item>
</channel>
</rss>
